SÖYLEMDEN EYLEME
SÖYLEMDEN EYLEME
Duadan İlme Uyanış
Günümüz İslam dünyasının içine düştüğü derin hezimet ve dağınıklık; ne tesadüflerle açıklanabilir ne de yalnızca dış güçlerin sinsi planlarıyla... Kudüs kan ağlarken, Doğu Türkistan’dan Gazze’ye uzanan coğrafyada gözyaşı ve feryat dinmiyorsa sorunu yalnızca düşmanın kurduğu tuzaklarda değil; o tuzaklara göz göre göre düşen basiretsizlikte aramak zorundayız.
Bir şiirimde de gür bir sesle haykırdığım gibi:
Ne tuzaklar kurulmuş, İslam ülkelerine,
Adı Müslüman ama, uzak ilkelerine.
Burada yüzleşmemiz gereken ilk temel hakikat şudur: İyi bir insan olunmadan, iyi bir Müslüman olunamaz.
Ahlakı, dürüstlüğü, merhameti ve adaleti yaşamına yansıtmayan bir Müslümanlık anlayışı; özünü kaybetmiş, şekle hapsolmuş bir kabuktan ibarettir. İslam; her şeyden önce yüksek bir insani ahlak ve sorumluluk bilincidir. İnsani erdemleri ıskalayıp sadece biçimsel ritüellerle izzet aramak, bizi çürümekten kurtaramaz.
Ebabil Kuşlarını Beklemek mi, Strateji mi?
Tarih, sadece ağıt yakanları değil; aklını ve imkânlarını harekete geçirenleri kaydeder. Bugün Müslüman âleminin en büyük çelişkisi; çabayı, aklı ve çalışmayı terk edip kurtuluşu mucizelere ya da edilgen temennilere havale etmesidir.
Ebabil kuşlarını beklemek, o mucizenin gerçekleştiği tarihsel bağlamı anlamamak demektir. Kâbe’yi korumak için Ebabilleri gönderen Yüce Yaratıcı, Mekke’nin fethi için Hz. Peygamber’in en ince askerî stratejileri yapmasını, zırh giymesini, tedbir almasını ve kılıç kuşanmasını emretmiştir.
İslam medeniyetinin altın çağlarında tespih taneleriyle ilim laboratuvarları; zikir halkalarıyla rasathaneler ve kütüphaneler at başı giderdi. İbn-i Sina Tıp Kanunu’nu yazarken, Biruni dünyanın yarıçapını hesaplarken, Harezmi cebirin temellerini atarken Müslümanlar dünyalığa da ahirete de hükmediyordu.
Unutmamak gerekir ki günümüzde güç dengeleri artık yalnızca konvansiyonel cephelerde belirlenmiyor. Yapay zekâda, savunma sanayisinde, yazılımda, biyoteknolojide ve küresel finans ağlarında şekilleniyor. Ne zaman ki bilimden, teknikten, akıldan ve sorgulayıcı düşünceden kopuldu; işte o zaman coğrafyamız başkalarının piyonu, topraklarımız ise küresel aktörlerin oyun sahası hâline geldi.
Kendi Evini Düzene Sokmak
Müslümanların uyanışı, dışarıya bağırmakla değil; önce kendi evini düzene sokmakla başlar.
Müslüman toplumlar her şeyden önce kendi ülkelerini adalete, akla, bilime ve teknolojiye dayanan; körü körüne biat eden değil, şeffaf ve hesap sorulabilen güçlü devletler hâline getirmek zorundadır.
Adaletin tecelli etmediği, liyakatin gözetilmediği, denetlenmeyen ve akıldan uzaklaşan yapılar kurumsal çökmeye mahkûmdur. Kendi ülkesinde hukuku, özgürlüğü ve üretimi tesis edemeyen bir yapının küresel ölçekte bir güç odağı olması imkânsızdır. Ancak kendi içinde kurumsallaşmış, adaleti ve ilmi rehber edinmiş devletler bir araya geldiğinde anlamlı bir toplumsal dayanışma, sarsılmaz bir siyasi güç ve bağımsız ekonomik birlikler kurulabilir.
Nitekim Müslümanların bu pasif hâlini ve zihniyet sakatlığını en sert şekilde eleştiren İstiklal Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy, durumu şu vurucu dizeleriyle teşhir eder:
"Çalış!" dedikçe dinimiz, çalışmadın durdun,
Oturduğun yerden kurtuluş umdun...
Bosna’nın Bilge Kralı Aliya İzzetbegoviç ise mücadelenin ahlaki sınırlarını ve eylemin önemini şu unutulmaz sözleriyle vurgular:
"Savaş, ölünce değil; düşmana benzeyince kaybedilir."
"Kur'an okumak ve dua etmek güzeldir; fakat hayatı değiştirecek olan şey eylemdir."
Dini liderlerin ve düşünürlerin birleştiği hakikat şudur: Fiilî dua olmaksızın yapılan kavlî dua, sorumluluktan kaçışın kılıfı olamaz. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin ve İmam Gazali’nin de altını çizdiği üzere; toplumların izzeti adaleti tesis etmekten, yeryüzünü imar edecek ilim ve marifetle donanmaktan geçer. Zira Kur’an-ı Kerim’deki ilahi yasa nettir:
"Şüphesiz ki bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez." (Ra'd, 11)
Bugün Siyonizm’in ve Batı merkezli güç odaklarının İslam coğrafyasını dilediği gibi şekillendirmesi, onların yenilmez gücünden değil; Müslümanların parçalanmışlığında, biat kültürüne teslim olup denetlenebilir kurumlar kuramamasından ve teknolojide, sanayide, diplomaside bağımlı kalmasından kaynaklanmaktadır. Kendi ülkesinde adaleti ve aklı egemen kılamayanlar, küresel sistemde piyon olmaya mahkûmdur.
Sonuç Olarak
Suskunluğu ibadet, eylemsizliği tevekkül, sorgulamamayı ise erdem sanan bu derin uykudan uyanmak zorundayız. Ne boş söylemlerin ne de gözyaşı nehirlerinin akan kanı durdurmaya gücü yeter.
Kurtuluşun reçetesi nettir:
Ahlak ve Adalet:
İyi insan olunmadan iyi Müslüman olunamaz; ahlak ve adalet binanın temelidir.
Akıl, Bilim ve Teknoloji:
Aklın, ilmin ve yüksek teknolojinin rehberliğinde sorgulanabilir, hesap verebilir ve adil devlet düzenleri kurulmalıdır.
Stratejik ve Ekonomik Birlik:
Kendi içinde güçlü, bağımsız ve adil olan Müslüman devletler; somut ekonomik, teknolojik ve stratejik birlikler ile kenetlenmelidir.
Unutulmamalıdır ki: Ahlakla taçlanmamış bir inanç zayıf, adaletle yönetilmeyen devlet kof, ilimle kodlanmayan gelecek bağımlı, birlikle taçlanmayan coğrafya ise yenilmeye mahkûmdur. Süslü lafları ve hamasetı bir kenara bırakıp soylu eylemi başlatmanın vakti çoktan gelmiştir; çünkü tarih hülyalara dalanların değil; akıl, adalet ve birlik üzerine yükselenlerin zaferini yazar.
Hoşça kalın, dostça kalın. Sevgilerimle...
Özcan Kartal