TUHAFLIKLAR CUMHURİYETİNDEN GERÇEK DEMOKRASİYE
TUHAFLIKLAR CUMHURİYETİNDEN GERÇEK DEMOKRASİYE
Bir asır önce bu topraklarda büyük bir soylulaşma hamlesi ortaya kondu: Tebaa vatandaş olacak, kul birey kılınacak; irade tek bir adama değil, kayıtsız şartsız milletin kendisine ait olacaktı.
Ancak bugün geldiğimiz noktada, yüz yıllık bir çınarın altında sergilenen tablo acı bir hakikati yüzümüze çarpıyor: Bugün bu ülkede kimse saltanat istemiyor; ama kimse gerçek bir cumhuriyette de yaşamıyor. Hoş geldiniz içi boşaltılmış kovanların, ruhu çekilmiş cesetlerin ülkesine!
Tarihin Tekerrürü: İstibdattan Bugüne Değişmeyen Korku
Tarih, unutturmaya çalıştığı hataları yeniden önümüze koyar. Bugün içine düştüğümüz açmaz, Osmanlı’nın son dönemindeki o kronik ikilemin birebir kopyasıdır. II. Abdülhamid’in 30 yıl süren istibdat dönemi; "devleti kurtarmak" bahanesiyle aydını susturma, hürriyeti yasaklama ve toplumu korkuyla yönetme devriydi. O gün de sarayın etrafındakiler, “Halk henüz hürriyete hazır değil, nizam bozulur” diyordu. Halkı birey değil, tebaa olarak gören o zihniyet, Namık Kemal’lerin sürgün edilmesine neden olmuştu.
1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde sokaklar "Hürriyet, Eşitlik, Kardeşlik" sloganlarıyla inlemişti. İttihat ve Terakki de yola hürriyet vaadiyle çıkmıştı; fakat zamanla "devletin bekası" kisvesi altında aynı baskı aygıtına, aynı tek adam mekanizmasına dönüştüler.
Bugün ülkemiz, tükenmiş iki zihniyetin kıskacında kıvranıyor: Bir yanda rejimi halkı ezme sopası olarak gören seçkinci ve baskıcı refleksler; diğer yanda tarihsel kompleksleriyle devleti ganimet sayanlar... Hukuku, adaleti ve özgürlüğü "tehlikeli" gören bu zihniyet, cumhuriyeti koruduğunu zannederken aslında onun ruhunu boğuyor.
Düyun-ı Umumiye’den Bugüne: Liyakatsizliğin Bedeli
Tarih sadece siyasi baskıların değil, ekonomik iflasların da tekerrürüyle doludur. Osmanlı'nın 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı çöküşü hatırlayın: Yönetimin liyakatsiz kadrolara teslim edilmesi ve harcamalarda denetim mekanizmalarının yok edilmesi, ülkeyi önce dış borç batağına, ardından da 1881’de Düyun-ı Umumiye (Genel Borçlar İdaresi) girdabına, yani ekonomik bağımsızlığın kaybına sürüklemişti. Kendi maliyesini yönetemeyen bir devlet, siyasi bağımsızlığını da ipotek altına vermiş demektir.
Peki, bugün yaşananların bundan ne farkı var? Liyakatin kökünün kazındığı, diplomaların kâğıt parçasına döndüğü, akıl ve bilimin dışlandığı bir sistem... Merkez Bankası’nın bağımsızlığının yok edildiği, hazinenin tamtakır bırakıldığı bu ekonomik enkaz, ülkeyi yeniden yabancı tefecilerin insafına terk ediyor. Şeffaflığın ve hesap verebilirliğin olmadığı yerde ne ekonomik refah kalır ne de cumhuriyet!
Cumhuriyet Tabelası, İstibdat Zihniyeti
Adının başında "Cumhuriyet" yazması bir ülkeyi gerçekten cumhuriyet yapar mı? Anayasa'nın rafa kaldırıldığı, kurumların işlevsizleştirildiği, kararların tek bir merkezden alındığı bir düzen cumhuriyet değil, ancak ambalajlanmış bir simülasyondur.
İnsanlar özgür değilse, mahkeme koridorlarında adalet aranıp zulüm bulunuyorsa, düşünmek suç ve konuşmak cesaret işiyse; o rejimin adı ister cumhuriyet olsun ister saltanat, netice değişmez. Büyük düşünür Spinoza’nın o tokat gibi inen sözünü kulaklarımıza küpe etmeliyiz:
"Devletin amacı insanları korkutmak, üzerinde egemenlik kurup itaatkâr kılmak değildir; aksine insanı korkudan kurtarmaktır."
Yönetimde insan hakları yoksa, güçler ayrılığı tek bir merkezde birleşmişse, laik ve hukuk devleti ilkesi rafa kaldırılmışsa, biz tam olarak neyi kutluyoruz?
Erken Cumhuriyet İdealleri ve Bugünün Enkazı
Hiç kimse kendisini kandırmasın. 1923’te Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu vizyon ile bugün önümüze konan bu enkaz arasında en ufak bir akrabalık yoktur.
Erken Cumhuriyet dönemi; Osmanlı’nın o borç zincirleriyle bağlanmış enkazından aydınlığa çıkış hamlesiydi. Akıl demekti, bilim demekti, tebaayı yurttaş kılan bir fazilet rejimi demekti. O dönemde "fikri hür, vicdanı hür" nesiller hedeflenmişti. Peki, bugün kaldı mı o devrimci ruhtan bir iz? Liyakatin yerini alan biat sefaleti, eğitimin karanlığa teslim edildiği çölleşme ve gençlerin geleceğini yurt dışında aradığı bir çaresizlik iklimi...
Antik Roma’nın sert hatibi Çiçero’nun hatırlattığı gibi: "Cumhuriyet halkın malıdır; ancak halk, bir araya gelmiş alelacele bir kalabalık değil, hak ve hukuk ortaklığıyla kenetlenmiş bir toplumdur." Hukuk ortaklığını yok ederseniz, devleti bir zümrenin ganimeti yaparsanız, kurucuların aziz hatırasına da en büyük ihaneti etmiş olursunuz.
Karar Anı
Artık masallarlaavutulacak, yaldızlı sözlere verilecek tek bir saniyemiz yok. Ne Osmanlı'nın son dönemindeki istibdat ve borç sarmalı ne de Cumhuriyet'i kendi küçük krallıkları sanan vesayetçiler bu millete huzur getirebildi.
Gerçek demokrasi; kişisel keyfiyete değil, kuralların bağlayıcılığına, yargı bağımsızlığına, denetlenebilir kurumlara ve liyakatin esas alındığı bir devlet aklına dayanır. Demokrasiyle taclandırılmamış, hukukun üstünlüğüyle mühürlenmemiş bir cumhuriyet, yalnızca adı değiştirilmiş yeni nesil bir baskı düzeninden ibarettir.
Bugün karar anıdır: Ya bu "Tuhaflıklar Cumhuriyeti"nin suskun figüranları olarak tarihin çöplüğüne gömüleceğiz ya da cumhuriyeti özüyle, hürriyetle, adaletle ve gerçek demokrasiyle yeniden kuracağız.
Başka bir yol, başka bir Türkiye yoktur!
Hoşça kalın, dostça kalın. Sevgilerimle...
Özcan Kartal